domatesya
15 Şubat 2012
tuhaf istatistikler
topu topu 1000 civarında görüntülenmiş bulunan bu gariban sayfanın yaklaşık olarak 300 tane görüntülenmesinin ABD den olması çok ilginç geldi. (Ayrıca sayfayı ziyaret eden Özbek, Kazak, Azeri, Boşnak, Tatar, Gürcü arkadaşlara teşekkürü deliler gibi borç bilirim.) Sen yurt dışına git ta bilmem New Yorklara,Pennsylvanialara.... vs. Memleketin ne hikmetse domatesini özle, domates diye gir google' a. Google cevaben "domates mi o da nesi, biz size domatesya verelim desin" ki mümkün değil, inanmıyorsan sen domatesya diye arat da google' ın sana -aslında başka bir şey söylemek istiyorken ağzından başka bir şey çıkan heyecanlı kişi muamelesi ile- nasıl domates ısrarında bulunduğunu gör. Neyse I love America. Sacit sen misin la ?
bir özlemdi yaşamak
Ara sıra düşününce gerek çocukluğuna gerek geri dönmeyi pek de düşünmediği vatanına ve gerekse ailesine özlem duyuyordu. İlk geldiğinde çok zorlanmıştı buraya. Çünkü sadece bir memleketin dilini bilmekle bitmiyordu iş. Yaşamlarını öğrenmeliydi, alışkanlıklarını, zaaflarını, sevinç ve de üzüntülerini... Psikoloji hastalıktı, insan hastalığı, insanların davranışlarının nedenine, niçinine takıntılı hale gelmiş bir hastalık. Ama olsundu, abisi gibi yaşamaktansa en azından yere daha sağlam basan bir hayatı olacaktı. Ne kadar sağlam basarsa bassın gün gelip de kayacak olan ayakları düşünmeyecek kadar da gençti. İki yıl önce ağabeyi evi terk edip de o çatı katına taşındığında karar vermişti daha da uzak bir yere kaçmaya. Önceki zamanlarda da ağabeyini geçmeye çalışmıştı vesselam. Pek başardığı söylenemezdi, aldığı takdir ve teşekkürler dışında. Kitaplarla arası oldu olası iyiydi ağabeyinin aksine, ama yine de bilişsel jargonuna yeni eklediği her şemanın ağabeyi olacak mağara adamı tarafından daha önce keşfedilmiş olmasına hep hayret ederdi. Anne babasına kendini kanıtlama ihtiyacı hissetmişti hep, ve hep istemişti onların kendisiyle gurur duymasını... Bu nedenle buradaydı. Uçaktan indiğinde kafasında ne yapacağına dair en ufak bir fikir yoktu.
13 Şubat 2012
çıkarımlardan
Beş küçük köpekçik var buralarda, 2011-2012 kışının bütün zorluklarına direnerek hayatta kalmayı başarabilmiş Allah'ın izniyle... Yoldan geçen büyük köpeklere posta koyuyorlar, havlıyorlar. Büyük köpekler onları görünce, görmezden gelip hızlıca uzaklaşıyorlar. Biraz önce de karşıdaki inşaatta takılan büyük erkek köpeği taciz ediyordu iki tanesi. Erkek köpek onların kendisini anneleri sanıp meme arayışında olduklarının farkında. Bu hamlelere kapanarak, iyice kıvrılarak tepki veriyor da incitmiyor küçükleri... Diğer taraftan biyolojik olarak insan türüne ait olduğu söylenen bazı yaratıklar ve onların sözde yetiştirdiği çocukları ise gün geçmiyor ki bu hayvancıkları taciz etmesin. Öyle ki bu hayvanlara ufak tefek yem vereyim diye yaklaşıyorum, anında kaçıyorlar zarar vereceğimden çekinip... Hayvanların birbirine olan merhametinin binde birine bile sahip olmayan bu yaratıkların sıkıştıklarında merhamet dilenmeleri ne kadar ilginç...
İki teyze arasında şu olaylar yaşanıyor. Biri kabızlıktan şikayet ettiği için diğeri tarafından ilginç tepkiler art arda geliyor. Öncelikle bardakta Magnezyum hidroksit içeren toz ile birlikte tavuklu pilav geliyor teyze 1 den. Ve aynı zamanda sabah aç karnına kayısı tüketmesi ile ilgili bir tavsiye. Teyze 2 buna ceviz içi ile hazırlanmış kömbe ile sıkı bir karşılık veriyor. Teyze 1 çarşıdan alındığını ileri sürdüğü berbat bir paça çorbasıyla karşı atağa kalkıyor. Teyze 2 ise kurutmalık fasulye, patates ve tavuk kanadıyla ilginç hale getirilmiş aşırı tuzlu sulu yemeği dayıyor karşı tarafa....
Yavru köpekçiklerin çöp menülerinden gözlemlediğim kadarıyla Magnezyum hidroksit içeren toz hariç eksik yoktu...
İki teyze arasında şu olaylar yaşanıyor. Biri kabızlıktan şikayet ettiği için diğeri tarafından ilginç tepkiler art arda geliyor. Öncelikle bardakta Magnezyum hidroksit içeren toz ile birlikte tavuklu pilav geliyor teyze 1 den. Ve aynı zamanda sabah aç karnına kayısı tüketmesi ile ilgili bir tavsiye. Teyze 2 buna ceviz içi ile hazırlanmış kömbe ile sıkı bir karşılık veriyor. Teyze 1 çarşıdan alındığını ileri sürdüğü berbat bir paça çorbasıyla karşı atağa kalkıyor. Teyze 2 ise kurutmalık fasulye, patates ve tavuk kanadıyla ilginç hale getirilmiş aşırı tuzlu sulu yemeği dayıyor karşı tarafa....
Yavru köpekçiklerin çöp menülerinden gözlemlediğim kadarıyla Magnezyum hidroksit içeren toz hariç eksik yoktu...
31 Aralık 2011
eski yılı geride bırakırken
hayatımda kaç tane daha yılbaşı olacak bilmiyorum diğer insanlar gibi. elbette özel bir gün, çünkü insanoğlu bu güne göre süresini belirliyor hayatının. belki kutlayabileceğimiz 60 tane oluyor belki 40 belki 20 kim bilebilir ki?
özellikle yeni yıla en az 2 ya da 3 kez tuvalette girdiğim için ufak bir pişmanlık da duymuyor değilim şu anda. belki de bir kaç yılımın tamamen boktan geçmesinin sebebi, yıla nasıl girersen öyle geçeceği geyiğiyle paraleldir.bu yıla sevdiklerimden ayrı girmenin bir huzursuzluğu da yok değil hani. her neyse yeni yıl güzel olsun. mutlu olalım, sağlıklı olalım inşallah.
özellikle yeni yıla en az 2 ya da 3 kez tuvalette girdiğim için ufak bir pişmanlık da duymuyor değilim şu anda. belki de bir kaç yılımın tamamen boktan geçmesinin sebebi, yıla nasıl girersen öyle geçeceği geyiğiyle paraleldir.bu yıla sevdiklerimden ayrı girmenin bir huzursuzluğu da yok değil hani. her neyse yeni yıl güzel olsun. mutlu olalım, sağlıklı olalım inşallah.
1 Ekim 2011
özgürlük yolunda
Elleri dolu şekilde çıktı 19 yıldır yaşadığı evden. Gerisinde bıraktığı odası, anne ve babası ışık hızına yakın bir hızda aklından çıktı. Sadece "Keşke bir elim boşta olsaydı, sigara yakabilirdim" diye düşündü. Biraz yürüdükten sonra yağmur başladı. Ayrılıklarda hep gelirdi bu Özgür' ün başına. Halbuki babası söylediğinde dalga geçmişti. "Olur mu canım öyle şey " demişti. Ama babasının haklı olduğunu görmek onu üzmemiş, aksine mutlu etmişti. İlk damlalar üzerine düşerken bu eylül akşamında bir gülümseme gelmişti yüzüne. Hızlanmaya başladı, böylece ana yola çıkıp bir an önce taksiye binecekti. Kendisi yağmuru severdi ama taşıdıklarının geleceği adına hızlandı. Eşyalarını yerleştirdikten sonra taksiye bindi. Şoföre "Merhaba, barlar sokağı" dedi. Başka da bir diyalog olmadı. Sadece radyodaki ses vardı. Ümit Besen söylüyordu "Okul Yolu" nu. Özgür' de okul yolundaydı. Hem akademik anlamda, hem de hayatın tam kendisi adına. Özgür taksiden indikten sonra kendi yaşının iki katından kaç fazla olduğunu bilemediği apartmanın merdivenleri tırmanmaya başladı. Sonuna kadar tırmandı, hayatın bundan sonrasında hep yapacağı gibi. Kapıyı açıp içeri girdi. Daha önceden bir şeyler almıştı ev için. Yaklaşık bir aydır uğraşıyordu çatı katını yaşayabileceği bir yer haline getirebilmek için. Işığı açtı. Oda aydınlandı. Oda duvarlarının tamamına yakını posterlerle doluydu. Yarı çıplak Axl Rose ve yanında neredeyse tam çıplak Slash ile başlıyordu poster yığını. Daha sonra ağzında sigarasıyla Jimy Page ve yanında Robert Plant. Ian Gillan ve Ritchie Blackmore dan geriye sadece biraz mor kalıyordu. Annesi de mor rengi çok severdi, çalışma odasını mora boyatmıştı. Yerde yıllanmış parkeler ve sayısı kırkı bulan bira şişeleri vardı. Şişelerin biraz ilerisinde üzerindeki "r, h ve l" harfleri düştüğü için Ma.s.a.l yazan büyük bir gitar amplifikatörü, arap saçına dönmüş kablolar ve sayıları onu aşan gitar pedalları tabiatlarının tam zıddına sessizce duruyorlardı. Bu küçük bir servet değerindeki tesisatın biraz ilerisinde masaüstü bilgisayarı ve yan duvarın önünde de annesinin "Mutlaka okumalısın" diyerek verdiği Özgür'ün hemen hepsini bir takım sebeplerle yarıda bıraktığı iki yüze yakın kitabın doldurduğu bir kitaplık vardı.
Özgür kendi yaşamının idaresini kendi eline almanın keyfi içinde “Bir bira açayım da keyfim iyice yerine gelsin” diye düşündü. Sadece düşünmekle kalmadı, kalktı mutfağa yöneldi, dolabın kapısını araladı ve soğuk şişeye ulaştı. Havalarda soğuyacaktı ama bugün değil… Sigarasıyla beraber içine “Yok” luğu da çekti. Annesinin yokluğunu, babasının yokluğunu, odasının yokluğunu. “Kardeşinin yokluğunu” ise fark etmedi. Zaten yoktu. İleride bir gün nasıl olsa tamamen yok olacaktı. Kafasını gömdüğü kitaplar ile muhtemelen o da kendi yokluğunun kitabını yazacaktı. O kitabı okumaksa Özgür’ün sorunu değildi. Tıpkı diğer yarım bıraktığı kitaplar gibi. Huzur mu duymalıydı yoksa rahatsız mı olmalıydı, karar veremedi. Ne de olsa bir şeylerin başlaması için dengelerin alt üst olması gerekirdi. Biraz cesaret ve biraz umut ile herhangi bir toplumsal hiçe doğru ilerlemek yaşının gereklerindendi. Özgür gerekeni yapmıştı. Etrafındaki insanlar ile pek sıkı fıkı olmayı sevmezdi. Çünkü yanına yanaşanların çoğu onun bulunduğu ortamlardaki popüleritesinin yan ürünleriydi. Kızlı erkekli yan ürünler. Hissetmedikleri duyguları hissediyormuş gibi davranan, her şeyin en iyisini ben bilirim havalarında, üstüne üstlük hayatın gizemini çözmüş gibi görünen onbeşinden yirmibeşine bir sürü. Öyle gaza gelmişler ki sabah olunca tanımadıkları birinin yanında çırılçıplak uyanmak ya da kollarında bir serum parçasıyla herhangi bir sahte cennetin dibini boylamak onlar için işten bile değil. Özgür ise müzisyen çocuk, sekste yapılacaksa, damara iğne de çakılacaksa müziksiz olmuyordu işte. Birileri müzisyeni oynamalı, diğerleri ise kendi boklarını yuvarlamaya devam etmeliydi işte. Özgür bu ortamlara rağmen kendini tutmayı becerebilmişti. Oysa her seferinde kendine de ikram edilmişti hem bedenler hem de envai çeşit kafa yapıcılar. Özgür bunlara yanaşmadığı için bir süre sonra farklı farklı yüzlerin içinde farklı farklı yerlerde buluyordu kendini. Bardaki program nedeniyle yeni insanlar tanımak gibi bir derdi yoktu. Aslında sadece ismi değişen bu hayatlar pek de yeni sayılmıyordu geçirilen bir iki geceden sonra. Etrafındakilerden bazıları Özgür’ün karşı cinse olan mesafeli yaklaşımını bazen hemcinsseverliğe yoruyordu. Fakat yordukları ile kalıyorlardı. Çünkü Özgür’ün “aşk” ı aradığını er ya da geç anlıyorlardı. Özgür aşkı bulacaktı, bulmakla kalmayıp kaybedecekti de. Bu da aşkın varlığının en büyük kanıtı olacaktı ileride. Çünkü olmayan bir şey kaybolamazdı. Özgür yedinci birasının ve onyedinci sigarasının sonuna geliyordu. Gece sabaha dönüyordu. Uykusu gelmişti, uyuyacaktı. Yarın gece yeni bir barda başlayacaklardı çalmaya…
30 Eylül 2011
ton dışı 2
O sabah yine tek düşünce vardı zihninde. "Çocuklar ne yapıyorlar acaba?" diyordu her gün açtığı dükkanın kapısını açarken. Ne de olsa babaları olacak deli bunu düşünmezdi. "Kaçığın teki" dedi dilinin ucuyla kendi bile duymayacağı şekilde. Kapının kilidi açıldığında sarman kedi uykusundan uyanıp tüm mahmurluğuyla eşiğe kadar gelmişti. Tabiatı gereği sahibesinin bacaklarına sürtünüp "kahvaltıda ne var?" sorusunu yine kendi dilinde "miyav" şeklinde sordu. Sarman kedi sahibesinin diğer kedileriyle birlikte evde yaşamaktansa, kitaplarla birlikte uyumayı tercih ediyordu. Hem dükkana sahip çıkıyordu geldiği günden beridir. Günde bir iki kez dükkandan çıkıp şöyle bir volta atıp tekrar kitapların arasına dönüyordu. Sahibesi sarmanı ilk kez görüyormuş gibi sevindi yine, elindekileri masasına bırakıp dizlerine yatırıp sevdi kıl yumağını. Daha sonra birlikte kahvaltı ettiler. Sahaf kahvaltı sonrası bir yandan çayını yudumlayıp öte yandan gazetesini okuyordu. Sarman kedi sepetine kurulmuş vücuduna günlük bakım uyguluyordu.
Yıllarını kendi çocukları olmayan çocuklara adamıştı. Altına işeyen, her düşündüklerini ulu orta bağıra çağıra dile getiren, sınıfa ilk girdiklerinde "ben annemi istiyorum" daha sonrasında "ben şunu istiyorum, ben bunu istiyorum" diye hüngür hüngür ağlayan çocuklar. Annelerinin tek derdi onları satıp dedikodu ile dopdolu rahat bir gün geçirebilmek olan çocuklar. Öğretmenlik bir nevi emanetçilik gibiydi. Önemli farkı ise emaneti bırakanın emaneti geri almaya geldiğinde bıraktığından fazlasını istemesiydi. Ne de olsa okul eğitim için vardı. Çoğuna göre okul dışı eğitimin bir anlamı yoktu. Yaptıkları her iyi davranışı kendilerinden, her eksikliklerini de okuldan, öğretmenlerden biliyordu çoğu. Yıllarca emanetçilik yapmaktan yorgun düşmüş bir bünye ile kendi iki çocuğuna da yetişmeye çabalamıştı. Neyse ki babaları olacak adam da bir emanetçiydi. Dolayısıyla yıllarca çocuklarını birbirine emanet etmişler, ortaya çıkan iyi ya da kötü huylarını da başka emanetçilere yüklemekten geri durmuşlardı. Kendilerinde aramayı bilmişlerdi iyi ya da kötü sayılan davranışların sorumluluklarını. Biri müzikle ilgilenmiş, kendince bir yol çizmişti. Hiç satmayacağını bildiği albümler yapmak, hiç kimsenin umursamadığı, üzerinde düşünmediği sözler yazmak, müzikle ilgilenen birileri dışında pek de kimsenin algılayamayacağı melodiler yazmak başarı(sızlık)ları arasında sayılabilirdi. Babaları olacak adam küçük yaşta ikisini de zehirlemişti. Kendi hayallerini oğlunda ve kızında yaşatmak istiyordu. Oğlu bu oyuna gelmişti fakat kızı daha farklı düşünmüştü. Özgür' ün yazdığı sözlerde ve çaldığı melodilerde bu hayallerin izi vardı. "Babam anlar" diyordu, gülümsüyordu ve kafasını tekrardan notalara gömüyordu elinde gitarıyla, kül tablasında sigarasıyla ve de bardağında birasıyla. Konservatuvarda okuyor, barlarda çalıyor, ve kendine ait çatı katında hayatını sürdürüyordu. Okulu kazandığını öğrendiği gün anne-babasının karşısına çıkıp; "Sizi bundan sonra sadece görmek istediğim zaman görmek istiyorum, siz isterseniz arada bir beni ziyaret edebilirsiniz. Kendime tek kişilik bir hayat kurmayı düşünüyorum, taşınıyorum." demişti. Elinde bir valiz ve gitarıyla çıkıp gitmişti ismine yakışır şekilde. Anne ve babası ise sadece bakmışlardı arkasından. Babası olacak adam arada bir parası var mı yok mu diye, annesi ise özlediğinden birkaç kez ziyaret etmişlerdi çatı katını. Bu ziyaretleri sırasında oğullarının bir sıkıntısı olmadığını görüp, mutlu olmuş ve sonrasında ziyaret sıklıklarını iyice azaltmışlardı.
Diğeri ise psikoloji eğitimini daha da ilerletmek adına yurt dışına gitmiş, birkaç yıl sonra kolunda bir yabancı ile gelmiş, bir çırpıda o yabancı ile evlenmek istediğini söyleyivermişti aynı salonda ve ağabeyi ile aynı kararlılıkta. Aile büyüklerinin de tepkisi hemen hemen aynı olmuştu. Yani koca bir "hiç". Bir hafta kadar misafir ettikleri yabancının adı, işi ve yaşı dışında tek soru sormamışlardı. Daha sonra mutlu görünen kızlarını ve müstakbel damatlarını uğurlamışlardı havalimanından havada sallanan elleriyle, besledikleri umutlarla ve özlemleriyle. Adını koyarlarken belki de hata yapmışlardı Özlem'in.
Sahaf günlük rutinine dönen gazetede yeni bir köşe yazarı keşfetti. Başlığı "teşekkürler öğretmenim" idi. Günün 24 Kasım olmaması nedeniyle ilgisini çekmişti yazı. Okudu, okudukça heyecanlandı, sevindi biraz da. Son satırlara doğru kendi adını görünce gülümsedi, köşe yazarının bir zamanlar altına işeyen, bağırıp çağırıp ağlayan halini anımsadı...
Yıllarını kendi çocukları olmayan çocuklara adamıştı. Altına işeyen, her düşündüklerini ulu orta bağıra çağıra dile getiren, sınıfa ilk girdiklerinde "ben annemi istiyorum" daha sonrasında "ben şunu istiyorum, ben bunu istiyorum" diye hüngür hüngür ağlayan çocuklar. Annelerinin tek derdi onları satıp dedikodu ile dopdolu rahat bir gün geçirebilmek olan çocuklar. Öğretmenlik bir nevi emanetçilik gibiydi. Önemli farkı ise emaneti bırakanın emaneti geri almaya geldiğinde bıraktığından fazlasını istemesiydi. Ne de olsa okul eğitim için vardı. Çoğuna göre okul dışı eğitimin bir anlamı yoktu. Yaptıkları her iyi davranışı kendilerinden, her eksikliklerini de okuldan, öğretmenlerden biliyordu çoğu. Yıllarca emanetçilik yapmaktan yorgun düşmüş bir bünye ile kendi iki çocuğuna da yetişmeye çabalamıştı. Neyse ki babaları olacak adam da bir emanetçiydi. Dolayısıyla yıllarca çocuklarını birbirine emanet etmişler, ortaya çıkan iyi ya da kötü huylarını da başka emanetçilere yüklemekten geri durmuşlardı. Kendilerinde aramayı bilmişlerdi iyi ya da kötü sayılan davranışların sorumluluklarını. Biri müzikle ilgilenmiş, kendince bir yol çizmişti. Hiç satmayacağını bildiği albümler yapmak, hiç kimsenin umursamadığı, üzerinde düşünmediği sözler yazmak, müzikle ilgilenen birileri dışında pek de kimsenin algılayamayacağı melodiler yazmak başarı(sızlık)ları arasında sayılabilirdi. Babaları olacak adam küçük yaşta ikisini de zehirlemişti. Kendi hayallerini oğlunda ve kızında yaşatmak istiyordu. Oğlu bu oyuna gelmişti fakat kızı daha farklı düşünmüştü. Özgür' ün yazdığı sözlerde ve çaldığı melodilerde bu hayallerin izi vardı. "Babam anlar" diyordu, gülümsüyordu ve kafasını tekrardan notalara gömüyordu elinde gitarıyla, kül tablasında sigarasıyla ve de bardağında birasıyla. Konservatuvarda okuyor, barlarda çalıyor, ve kendine ait çatı katında hayatını sürdürüyordu. Okulu kazandığını öğrendiği gün anne-babasının karşısına çıkıp; "Sizi bundan sonra sadece görmek istediğim zaman görmek istiyorum, siz isterseniz arada bir beni ziyaret edebilirsiniz. Kendime tek kişilik bir hayat kurmayı düşünüyorum, taşınıyorum." demişti. Elinde bir valiz ve gitarıyla çıkıp gitmişti ismine yakışır şekilde. Anne ve babası ise sadece bakmışlardı arkasından. Babası olacak adam arada bir parası var mı yok mu diye, annesi ise özlediğinden birkaç kez ziyaret etmişlerdi çatı katını. Bu ziyaretleri sırasında oğullarının bir sıkıntısı olmadığını görüp, mutlu olmuş ve sonrasında ziyaret sıklıklarını iyice azaltmışlardı.
Diğeri ise psikoloji eğitimini daha da ilerletmek adına yurt dışına gitmiş, birkaç yıl sonra kolunda bir yabancı ile gelmiş, bir çırpıda o yabancı ile evlenmek istediğini söyleyivermişti aynı salonda ve ağabeyi ile aynı kararlılıkta. Aile büyüklerinin de tepkisi hemen hemen aynı olmuştu. Yani koca bir "hiç". Bir hafta kadar misafir ettikleri yabancının adı, işi ve yaşı dışında tek soru sormamışlardı. Daha sonra mutlu görünen kızlarını ve müstakbel damatlarını uğurlamışlardı havalimanından havada sallanan elleriyle, besledikleri umutlarla ve özlemleriyle. Adını koyarlarken belki de hata yapmışlardı Özlem'in.
Sahaf günlük rutinine dönen gazetede yeni bir köşe yazarı keşfetti. Başlığı "teşekkürler öğretmenim" idi. Günün 24 Kasım olmaması nedeniyle ilgisini çekmişti yazı. Okudu, okudukça heyecanlandı, sevindi biraz da. Son satırlara doğru kendi adını görünce gülümsedi, köşe yazarının bir zamanlar altına işeyen, bağırıp çağırıp ağlayan halini anımsadı...
29 Eylül 2011
ton dışı 1
" Neden ?" diye başlayan öze dönük debelenmeler içinde örnek olmama kaygısıyla, bugüne dek örneksiz yaşanmış bir hayatın tüm yükü sırtında, gözlerinde akşamın geceye geçmekte olan güneşin solgun kızıllığı ile, bıkmadan usanmadan çekiyordu ağlarını umutla. Belki yine hayat incecik, hiç şaşmaz hesaplarını yapacak, bir ademoğlunu dahi doyurmayacak sayıda balık çıkacaktı denizden ama yine umut vardı... Umut ki yer yer boğazda düğüm, göğse bir yumruk, ayağa bir çelme veya tıraş bıçağının yüzünde bıraktığı sabah ki çizik... Hala bir direniş vardı, sonucu görünceye kadar, ağın tamamı denizden çıkıp da altındaki son damla geldiği sonsuza geri dönünceye kadar. Delirtiyordu umut, bir midenin dolması kadar önemsiz bir mevzuda dahi olsa... Belli ki bozacağı sinirleri karıştırmıştı. Bu sonsuz gibi görünen, gittikçe maviden siyaha dönen bu önemsiz enlem-boylam kesişmesinde yine kendi kendineydi balıkçı ve boşa yakın çekmekte olduğu ağı. Bu akşam rakı yoktu, sadece balık vardı tekir kediler ile birlikte yenilecek olan ve daha sonrasında hemen hiç uyunulmayacak, düşüncelerle, geçmişin gölgeleriyle geçirilecek, asır ağırlığında bir gece daha... Bu kadar ucuz muydu yaşamak veya bu kadar pahalı mıydı ölmek? Hiç bilemedi, çok düşündü zamanında, o zamanlarda bulamadı. Hayatı bu düşünce ile geçti dense yeriydi. Düşünce kaldı ama hayat geçti işte. Yaş elliyi, dolayısıyla geçilebilecek tüm yolun yarılarını geçmişti jet hızıyla. Hiç birikimi yoktu, hayal kırıklıklarını, beyazlayan saçlarını ve kedileri saymazsak...
Son çektiği kürek olmadığını bile bile son gücüyle çekiyordu kürekleri kuma doğru, kumun üzerinde iki yıl kadar önce inşa ettiği yalnızlığına doğru... Rüzgarın ve bulutların doğurduğu hemen her hava muhalefetini misafir etmekten hiç çekinmeyen dört tarafı ve üstü yamalıklı yalnızlığına. Mutlu olmak bir tanıma büründürülebilseydi eğer " suya olan tüm ön yargılarına rağmen kedilerin toplanabilmesiydi bu yalnızlıkta", balıkçıya göre... Derken her şey yanaşmıştı ait olduğu yere, gün geceye, kayık sahile, balıklar ateşe ve balıkçı da yalnızlığına...
Son çektiği kürek olmadığını bile bile son gücüyle çekiyordu kürekleri kuma doğru, kumun üzerinde iki yıl kadar önce inşa ettiği yalnızlığına doğru... Rüzgarın ve bulutların doğurduğu hemen her hava muhalefetini misafir etmekten hiç çekinmeyen dört tarafı ve üstü yamalıklı yalnızlığına. Mutlu olmak bir tanıma büründürülebilseydi eğer " suya olan tüm ön yargılarına rağmen kedilerin toplanabilmesiydi bu yalnızlıkta", balıkçıya göre... Derken her şey yanaşmıştı ait olduğu yere, gün geceye, kayık sahile, balıklar ateşe ve balıkçı da yalnızlığına...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)